Embed

Şerif Erginbay Hakkında, Biyografi, Poetika..

 

 

NEDEN SANAT?
Eğer aforizma biçiminde dillendirirsek çok farklı açılardan bakabiliriz sanata. Bu tarz bilginin sağladığı genel bakış ayrıntılarda yitip gitmekten korur bizi çoğu zaman.

Bütün kötülüklerin anası; insanın üretimine ve üretiminin sonucuna, giderek doğaya, kendi cinsine yabancılaşması, yabancılaştırılmasıdır. Endüstriyel sistemler sonunda ‘insanın organik olmayan organı: doğa’ ile bağlarını dumura uğrattılar, kopardılar.

Sömürünün, eşitsizliğin, savaşların, baskıların, ekolojik sorunların gün geçtikçe katlanarak büyümesi şu lanetli öngörüyü akla getiriyor: ‘İnsanlık toplu olarak soysuzlaşabilir.’ Ne yazık ki, yazılı tarih böyle bir evrime yönelmeyeceğimize ilişkin fazla bir kanıt sunmuyor bize.

İnsan türü için böylesine korkunç bir yıkımın ancak sanat önüne geçebilir. Sanat, insan tinini yeni bir olgunluk sınavına hazırlayabilir. Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir.

ŞERİF ERGİNBAY
Dar Köprü, Giriş Yazısı, 2000


…................

Şerif Erginbay 1957'de Antalya’da, bir dağ köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Karaman’da parasız yatılı, liseyi Manavgat'ta okudu. 1980-83 arası Samsun 19 Mayıs Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne devam ettiyse de 12 Eylül’ün hışmından kaçamadı, cezaevine girdi. 1987 yılında Karpuzçay’ın çok çok yukarılarında, Ahmetler Kanyonu’nun girişinde keşfettiği eski bir su değirmenine yerleşti. Dostları, eşi ve iki çocuğuyla 13 yıl burada yaşadı: Dar Köprü bu sürecin şiirleri.
Uzun yıllardır “acı serüven” düşe kalka sürdürdüğü şiir çalışmalarını, 1988 yılından başlayarak Son Yeni Biçem, Kıyı, Yaşasın Edebiyat, Bahçe, İnsan Şiir Defteri, Morca, S’imge, Etken dergilerinde yayımladı. İlk kitabı Dar Köprü 2000 yılında Hera Şiir Kitaplığı’ndan çıktı.
 2000’den beri Antalya’da yaşıyor. Metin yazarlığı, edebiyat dergiciliği, grafik-tasarım ve masaüstü yayıncılıkla uğraşıyor.
 “Geniş Zamanlar” adını verdiği baskıya hazır şiir kitabı dosyası ise, kent yaşamında sıkışmışlığın, içimizdeki doğanın da yitirilme endişesi ve telaşının, aşkın bir umut ve varoluş izleği olarak ‘büyük zaman’a tutunabilme çabasının şiirleri olarak da okunabilir.

…...............
MEHMET H. DOĞAN, ŞİİRCE 23*
Fazla iç içe, çok burun buruna yaşamanın şiirleri yazıldı, yazılıyor son zamanlarda. “Ah kimselerin zamanı yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” diyen Gülten Akın’ı doğrulamak ister gibi, hep aynı yerde durup bakmamın şiirleri. İster yalnız başına, ister kalabalık içinde. Belki de şöyle bir durup çevreye, hatta kendine bakmak gerekiyor. Kim bilir belki de o zaman “Çok yakın[mış] bize en uzağımızda olan…” diyebileceğiz.

“Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar zırhlar/ edin[ecek]ler hemen. Önemsedikleri sözcükleri/ birer birer yitir[ecek]ler.”
“Yine de/ kösnül sığınaklar ülkesi/ yaşatacak son yalana dek/ ikiyüzlülüğün krallığını.”

Bilinenden, alışılmıştan, sınırlayandan, yabancılaşılmıştan geriye çekilme. Bireyleşmenin, kişilik edinmenin yolu kaçınılmaz olarak buradan geçiyor. Baka baka unuttuğumuz yüzümüzü, söylene söylene duymaz olduğumuz adımızı yeniden görmek, duymak için aynada uzun uzun bakmamız gerekiyor kendimize, adımızı yüksek sesle tekrarlamamız gerekiyor. Artık görmez olduğumuz çevremize, onun içindeki nesnelere de öyle.

Alışmanın körleştirici etkisinden sıyrılmanın çok zor olduğu apaçık, ama şiirin, şairin buna gereksinimi de kaçınılmaz. Yeni bir ses derken, hiç bilmediğimiz, bugüne kadar duymadığımız, uzaydan gelen bir şeyi kastetmiyoruz elbet; o yeni sesin –şiirin demek istiyorum- bildiğimiz, tanıdığımız sözcükleri kullanarak bize hiç düşünmediğimiz bir şey söylemesini; gözümüzü yeni şeylere açmasını; sanki yeni âşık olmuşuz gibi bize umulmadık sevinçler, yürek çarpıntıları, sanki çok sevdiğimiz birini yitirmişiz gibi dayanılmaz acılar getirmesini; ayaklarımızı yerden kesmesini, bizi duvara dayamasını; bizi asi, bizi yürekli kılmasını istiyoruzdur.

Bana bütün bunları duyuran, düşündüren yukarıdaki dizeleri, 41 yaşındaki Antalyalı bir genç şairin, Şerif Erginbay’ın bana göndermek inceliğinde bulunduğu Dar Köprü adlı şiir dosyasındaki şiirlerden rastgele alıyorum.

Genç şiirde alışılmamış bir ses Erginbay’ınki; doğanın ta içinden geliyor, ama doğaya, demin dediğim gibi, “sınırsız vazgeçişler” köprüsünden geçerek bakmanın şiirleri bunlar. Bunun ne demek olduğunu şairin kısa yaşamöyküsüne baktığımızda daha iyi anlayabiliriz:

Şerif Erginbay, 1957 yılında Antalya’nın uzak bir dağ köyünde doğmuş. İlkokulu köyünde, ortaokulu Karaman’da parasız yatılı, liseyi Manavgat’ta okumuş. Gençlik yıllarında kuşağının bir çok insanı gibi değişik cezaevlerine girmiş çıkmış. 1980-83 arası Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okumuş. 1983 Yılında yeniden cezaevine alınmış ve okulla ilişiği kesilmiş. 1987 yılında Karpuzçayı’nın çok çok yukarılarında (Ahmetler Kanyonu) eski bir su değirmenine yerleşmiş. On yıldır kamp yeri ve lokanta olarak kullandığı değirmende yaşıyormuş, eşi ve yedi yaşındaki oğluyla…

Doğayla iç içe, ama ona teslim olmadan, onunla konuşmaya, dost olmaya, onu anlamaya, ama kendini de ona tanıtmaya çalışırken çok yalın bir şiire ulaşmış Erginbay.

Bu şiirleri okurken, sudaki sabrı, kurşuni bulutların devingen duvarını, gündüzün uysal elini, iki pencere yalnızlığında bir gelip bir giden yağmur kuşlarını, gülün ağzından düşen çiy damlasını, şarkısını çürük kayaların içinden çıkaran kar sularını görüyor, hissediyor; hatta sonunda, Mektup şiirinde olduğu gibi

“Gönderilmeyen mektuplar da gider”

ya da

“’İşte burada!” diye bağırdı. ‘Eğer burada yer bulamazsa

hakikat kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna!’”

diyecek kadar yalınlaşıyor ya da bilgeleşiyor insan.

Sınırsız vazgeçmeler sonunda yaşamda ulaşılan arınmışlık şiirlere de yansıyor: belli ki uzun bir birikimin, yazıp bozmaların, yüz kere değiştirip yüz birincide yakalanan yalınlığın şiiri bunlar: “Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek”. Yirmi şiirlik ufacık bir şiir dosyasında eşsiz güzellikte dizelerin, dörtlüklerin birden gözünü alması insanın, bundan:

“Kösnül bir güz başlar,
Upuzun ve unutulmalara açık.
O göksel imge: özgürlük
usul usul içimizi oyar.”

Şiirimizin epeydir unuttuğu bir yerden bakıyor Erginbay’ın şiiri: Yirminci yüzyılın sonunda, Türkiye’de, kentin, küreselleşmeye endeksli yaşamın insanı unufak öğüttüğü, çaresiz gelen düşünsel, duygusal yoksulluğa dayanamayıp ağır yok oluşa boyun eğdirdiği; ya da minyatür, yapay ve sanal özgürlük hayalleriyle oyaladığı bir ortamda şiirinden başka kurtaracak bir şeyi kalmayan şairin çekildiği Dar Köprü’den.

Sevgiyle, coşkuyla selamlıyorum bu şiiri!

Son YENİ BİÇEM, Sayı: 65, Eylül 1998

*10 yıl önce yayımlanmış olan bu yazıyı internet ortamında göremedim. Benden ve benim Dar Köprü kitabımdaki şiirlerin değerlendirilmesinden ötede şiir ve poetika adına söylenenlerin değerini düşünerek Mehmet H. Doğan adına ve anısına saygıyla bu yazıyı yayımlamak sorumluluğunu hissettim. (Şerif Erginbay)

….................


ZEKİ ERGİNBAY (1948 - 1977)


Çok sık karşılaştığım bir soru: Gerçek adın Mehmet Bozkurt olduğu halde neden "Şerif Erginbay" adıyla yazıyorsun? Sanırım yanıtı tam olarak duygularımı dillendiremesem de alttaki yazıda:

"... Hapishane, tutukevi, demir parmaklıklar, sıkı yönetim, fakülte [İnşaat Mühendisliği], dergi [Teknik Güç], zulüm, tabanca, bıçak, işkence, ölüm, morg, mezarlık, otopsi... Kısa süren bir ömrün hızla çevrilen sayfaları. Bu yaşam öyküsü 1970'ler Türkiye'sinin kesitidir.

Zeki ve Zeki'ler ölürlerken yaşamın utancı toplumun yüzüne yansımaz mı? Gerçekte hepimiz öleceğiz. Yaşamın anlamını her sevdiğimizin ölümünde biraz daha anlayıp algılayarak. Yaşamın anlamı nedir? Tutukevi midir? Demir parmaklık mıdır? İşkencehane midir? Faşistlerce kaçırılıp öldürülmek midir? Aşık olmak mıdır? Sözlüsüne doğru dürüst kavuşamadan otopsi masasına yatırılmak mıdır? Yoksa tümü birden midir? Tüm devrimci mirasın zehir zakkum tadını baldıran şerbeti gibi içmek midir? Zeki gibi yaşarsa insan, bin yıllık insanlık sürecini otuz yaşına varmadan özümser mi? Şu dakikada bilemem. Yazının şu satırlarına vardığımda, bildiğim, içime çöken sızıdır.

'Zeki'nin ölümü üstüne yazıyorum. Şimdi tek gerçek bu. Ama Zeki'nin ölümünde nice doğumların özü oluşuyor. Bir gerçek bu. Bu gerçek, Zeki Erginbay'ın ölümünden daha evrensel bir gerçektir. Zeki yaşarken biliyordu bunu. Bilmese seçer miydi seçtiği yolu; ölür müydü öldüğü gibi..."

İlhan SELÇUK  11.02.1977

* * *


O günlerin acısı, hüznü, öfkesi ve hengamesi içinde bu yazıyı okumuş muydum? Şu an pek emin değilim. Ama ortaokul yıllarımdan beri şiir heveslisiydim ve giderek güncel iklimin duygularını daha çok yansıtmaya, görev aşkıyla, emeği ve mücadeleyi yüceltmeye adanan acemice de olsa 'bizce' anlamlı şiir olanın ardından koşmaya devam ediyordum. Soyadımın güne göre keskin, antipatik ideolojik anlamı, günün illegalite abartısı vb. nedenlerle kendime mahlas arıyordum. Zeki Erginbay üstüne abilerimizin yaptığı konuşmalardan karakter ve fizik olarak bana yakıştıranlardan sonra kendime Erginbay soyadını seçtim. Bu bir tür vefa, süreklilik, adını yaşatmak vb. karmaşık duyguların sonucuydu. "Şerif" ise daha özel arkadaşlığımız olan başka bir kaybımızın adıydı..

 

İki Kıyı/da Bir
-Zeki Erginbay'a-

İç göğümüsilahın sulansın
eğ içine kuşkuyu
namlu şakağında
düş açsın göğüme.

Gözlerin kıyı özlemi
zaman açtır tenimde
al bulutumu
seviştir bademinle
-çiçeğim iğde-

Boz patikam
bar bar oyunlarını
tene giren bıçağın.
Her yol
kavşağını özler.

Açtı iki kıyıda
nar çiçeği şafağın.
İki kıyıda
güvercinin uzun uykusu
düş görür ellerimde.

İç göğümü
al bulutumu
tene giren bıçağın
sar iki kıyıda
yarasına gökkuşağının
-çiçeğim iğde-



Şerif Erginbay

…....................................

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !