Embed

Masal, öykü, deneme gibi birkaç metin..

 

UYAN MASALLAR -(Öykü - Şiir)
“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
Kadının, bakışlarını uzaklarda, denizin üstünden dağların gökyüzüyle buluştuğu çizgide gezdirişini izledi uzun süre adam. Güzel iri gözlerinin derinlerinden gelen sorgulayan umutsuz boşluğa seslendi:
“Ben masalımızı istiyorum.”
“Bu masal seni uyutmaz... Uyanışımızın masalı olur ancak. Uyanman kötü. Cinleri lambadan çıkartmaya zorlama. Uyumalısın sen.! ”
“Saçlarının, kırmızı güllerinin kokusu böyle büyürken bende, nasıl uyuyabilirim? ”
“Göğsümde uyu. Anne kollarımın sıcağında. Masalımız tümüyle tozpembe değil, devler var, haramiler var.. Hepsiyle başa çıkamazsın..”
“Sen yanımda ol..”
“Söz veremem. Biliyorsun yarınsız geldim sana. Şimdiki an’da karşılaştık seninle.” dedi kadın.
“Ellerimiz ve dudaklarımız suç ortağı bu masalın. Eğer korkarsak bu masalı kimler okuyacak. Masalımızdan sorumluyuz biz. Kaçamayız, bu masal kendini yazdırtacak tohumları ekti ruhumuza çoktan.”
Kadın:
“Yaşanmamışlıkların örselediği yüreğinin sarhoşluğu bu. Özgürlüğünle sarhoşsun, yenik düşüyorsun. Ben kabuk bağlamış yaralarımla geldim, senin açık yaralarını sarmaya. Yarın kanamaktan korkuyorum.”
“Eteklerimizde taşlar ve ruhumuzda yaralar var, böyle karşılaştık biz.”
“Taşlarımızı ayaklarımıza düşürmeden, kanamadan geçebilir miyiz bu masalın içinden. Kimseler incinmeden? ”
“Herkesin, her şeyin avukatı var, ama aşkın yok..! ” dedi adam.
Kadın:
“Olması gerekenle, bizim istediklerimiz arasında uçurum olmamalı.”
“Değerlerimiz var, gençlik yıllarımızdan süzülüp gelen.. Onlar hem gündüzümüze hem de gecemize dahil.” dedi adam.

“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
“Yanlışlara da ihtiyacım var.. Ama sığda yaşanacak şeyler değil. Derinlerde soluksuz kalabileceğim yanlışlıklar istiyorum ben.” dedi adam.
Kadın:
“Ya beni sığların ışıltılı renkleri kendine çekerse.. Soluğum yetmezse o kadar çok diplerde kalmaya.. Belleğimi acıtırsa kabuk bağlamış yaralarım.”
“O masala sığındım çoktan.” dedi adam.
“Şu an’ın masalında kalmalıyım. Yarın düşlerimden vazgeçmeyi öğrenmem için bir hayat yaşadım ben.” dedi kadın.

“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
Adam:
“Bir dere kenarında gökyüzüne bakarak uykuya dalarken düşleyeceğim seni.”
“Yıllardır geceleri avuçlarımda parlattığım taşı vereceğim eline. Taşları severim, renk renk, büyüklü küçüklü taşlar koyarım yastığımın altına, yatağa. Onlarla uyurum.” dedi kadın.
Adam:
“Parmaklarım ürperiyor sedefinden.”
“Masalın ortasından geçiyoruz çünkü..”
“Ellerimizle düşünüyoruz; ellerimizle düş görüyoruz da ondan.” dedi adam.
“Yıldızları boyuyorsun içimde. Direnemem bu akıntıya, bu renklere artık.”
“İnce yüzünün gülümseyen yerlerine damlıyorum, dağılıyorum sende.”
“Yağmur yağacak..! ” dedi kadın.
“Evet.. Ama çıplak omzuna altın rengiyle vuran gün ışığı nedir ki böyle? ” dedi adam.
Kadın:
“Düş görüyorsun... Bir masal bu. Sana uyan bir masal. Daha çok göreceksin..! ”




"BEN YAPIMI"


Yaşanılan kentlerin düşünüş ve davranışlarımızı ne ölçüde etkilediğinin farkına ne zaman varırız? Ya da hiç varamadan yaşayıp gidiyorsak bir de.. Sanki bir yanıyla ölüme benziyor bu. Ya da hiç yaşamamış olmaya. Nihilizm bizde, özellikle bir dönem küçümsendi, amacım nihilizm değil, hiç ayrı bir konu, beni epey aşar da. Yalnızca sesli düşünerek kimse adına sav ortaya koymadan herkesin görülebileceği bir hizayı tutturma telaşı.
Nerede yaşadığımız, neleri nasıl düşüneceğimizi neredeyse belirleyicilik ölçüsünde etkilemekte, buna nasıl yaşadığımızın hem nedeni hem sonuçları dahil olurken; kitap ve arkadaş seçimlerimiz bu duruşumuzun çemberinde oluşumunu, azalışını ve çoğalışınısürdürüyor.
Kendimizi istediğimiz gibi yapmak diyebileceğim 'ben yapımı'; özgür seçimlerimiz, rastlantıların diyalektiği ve zorunlulukların toplamında yoğurduğumuz ruhumuzun hamuru olsa gerek.

 

 

ÖNYARGILAR VE SEZGİLERİMİZ

 

Gün geçmiyor ki yanıldığımız davranışlarımızın sonuçlarını görmekle yaşadığımız şaşkınlıklarımızla başbaşa kalmış olmayalım. Önyargılarımız kelepçesini gevşelten sezgisel bilincimiz olmasa nasıl girdaplara kapılabileceğimiz elbette gün gibi açık durumda. Ama her şeye karşın önyargılarımızın bize ertelettiği ya da kaçırttığı yaşanılmamış yaşantılar bilmediğimiz bir boyutta üstü örtülü olarak kaldığından farkındalığımızın dışında sonsuzluk uykusunu uyumaktadır.
Ya önyargıların karşılıklı oyunlarını sürdürmesindeki inatçılığın kırılma an'ı?
Bu an'ın içinde egolarımızı bekleyen sınavı verebilecek miyiz? Evet hiç de zor değildir bu, egonun kapanışının açılması bir ödün, vazgeçiş, yenilgi gibi anlaşılmasa hiç de zor değildir. Bu anlayışın getireceği risk iki egonun buluştuğu yükseklikte bir daha buluşamayacağı korkusudur.
Öyle bir korkudur ki bu: söz kendi içine, söz kendi gölgesinin üstüne kıvrılarak oyar bir burgu gibi egoyu. Mutlak olana duyulan tutku iki parmak izinin örtüşme arayışıdır. Oysa bu; bu dünyada mümkün değildir, öteki dünyanın mutlak dinginliğine ait bir düşünüştür. Burada yapılabilecek olan tek değerli edim iki parmak izinin kaynaştırılması, çoğaltılması, mümkünse parmak izlerinin yeniden yaratılabilmesidir. Rollo May buna işaret etmez mi 'karşılaşma yoğunluğu' derken zaten?



SABAH KARŞILAŞMALARI -(Öykü Gibi)
Resmini gazetelerde görmüştüm.
Kayaların üstünde cansız bedeni, öylece uzanmış yatıyordu.
Kirli kahverengi gömleğinden ve çopur yüzünden tanıdım onu.Kaza ile, ayağı kayıp mı düşmüştü? İçkili miydi? İntihar mıydı? Henüz nedeni bilinmiyormuş gazeteye göre.

Onun adını bile bilmiyordum.
Üzerinde kimlik bulunamamış. Sanırım hiç öğrenemeyeceğim.
Hem ne farkeder ki. Hayat hikayesini benim uydurduğum bir kişilikti o. İstediğim adı verebilirim, ayrıca bir ada ihtiyacı da yoktu.

Her gün sabah işe giderken kullandığım bir güzergah var. Ana caddeye girdikten sonra yol arkadaşlarımla birer birer karşılaşmaya başlarım.
Üç yıldırbelleğe kazınan yüzleri görüyorum sabahları.
İlk karşılaştığım üçlü bir grup. Yazları bile takım elbiseli ve çantalı. Bazı günler ceketler kolda taşınıyor o kadar. Sürekli ortada yürüyen, bir hayli cüsseli olan kent yönetiminde önemli bir yerde, sanırım ikinci üçüncü adam konumunda. Diğerini hep okul idarecisi bir öğretmene benzetmişimdir. Apartman komşusu olabilir. Üçüncü kişiyle ilgili hiç iz kalmamış, ne tuhaf.
Trafik ışıklarını geçtikten sonra, o saatte hiç de gerekli olmamasına rağmen güneş gözlüğünü takan kadınla rastlaşırız. O çok iyi bir anne, kesinlikle, eminim.. Büyük bir bankada, kariyeri yüksek biri.. Ama yine de ona en çok yakışan annelik. Gerçi hiçbir zaman yanında bir çocukla görmedim ama.
Ve.. çanta mağazası. Bugünlerde boş. Onu özledim. Her sabah, sanki inadına benim tam geçiş zamanımda mağazanın önündeki kaldırımı süpürmeye başlardı. Çalıları çıkmış bir süpürgeyle tozuturdu. Be kadın bir kerecik sula da süpür, nolursun..! Hep karşı kaldırıma geçmek zorunda kalırdım. Neredeyse altı aydır boş mağaza, kapandı. Kimbilir nerdedir şimdi, ne yapıyordur?
Gazetede kahverengi gömleğiyle, çopur yüzüyle gördüğüm orta yaşlı adamla hep farklı yerlerde karşılaşırdık. Kaldırımın en dibinden, neredeyse vitrinlere, duvarlara yapışarak yürürdü. Sanki evde değil de, bir bahçede, inşaatta geceyi geçirmiş gibi uykusuz bakardı insanın yüzüne. İlk karşılaştığımızda sarhoş sanmıştım. Sonraki günlerde alıştım durumuna, sadece öyle gösteriyordu.
Galiba bir yıl kadar sonra onu demirciler çarşısında gördüm.
Körük çekiyordu. Kömürdeki demir akkorlaşınca hızla örsün başına geliyor, ustayla birlikte çekiç sallıyordu. Belli ki mülk sahibi olan demirciydi. Bizimki kalfa.
Kimbilir Anadolu’nun neresinden, hangi şehrinden, kasabasından gelmişti. Hangi ümitlerle.. Ne hayallerle.. Mutlaka karısı ve çocukları vardı. En az iki çocuğu.. Belki de dört. Kentin zenginliği, büyüklüğü çekmişti onu. Çocuklarının geleceğini de burada görmüştü besbelli.
Ardından zaman geçtikçe daralan çember, tükenen iş umutları.. Ancak geçici, birkaç günlük işler. Demircide ne kadar haftalık alıyordu acaba?
Şimdi daha iyi anlıyorum iri mavi gözlerindeki anlamı. Çopur, neredeyse kırmızı yüzünde, uykusuz yüzündeki insanı korkutan, içini ürperten gözleri. Sanki bunu biliyor ve bakışlarını kaçırıyordu. Aslında korkan bir hayvanın bakışlarıydı onlar. Dayak yemiş, sindirilmiş bir hayvanının ürkek bakışları.
Yeniden baktım gazeteye. Belki bir bölümünü ya da çoğunu ben uydurdum onun yaşam öyküsünün. Ama ne farkeder ki.. Nasıl olsa herkes bir başka hikaye uyduracak.
Rahat uyu yol arkadaşım. Toprağın bol olsun...



BAŞKANIN GÖRME CESARETİ* -(Öykü gibi)
Yüreğinin sıkıştığını hissetti yine. Elini göğsüne koydu, bastırdı.. İçini dinledi biraz.. Neler oluyordu? Beslenmeyle ilgili olamazdı. Hep dikkatliydi. Spor yapmayı da severdi, pek aksatmazdı.
İnce kumlu sahilde, dalgaların yıkayıp durduğu kıyı boyunca yürümeye başladı. Çıplak ayaklarıyla ıslak kumda izler bırakarak. Başında şapkası, güneş gözlüğü..
Bungalovlardaki konuklarına baktı. Cep telefonunu kapatmayı düşündü birkaç kez, ama yapamadı. Önemli bir telefon bekliyordu.. İkindi güneşi dağlara değmeden çözülmesi gereken epey sorun vardı.

* * *

Üç yıl önce, bir gece sabaha dek çalışmaları gerekmişti. Sabahın ilk saatleri yaklaşırken dinlenmek üzere arkadaşının deniz kıyısındaki evine gittiler. Nisan sonuydu. Günün ilk ağartısıyla cam gibi parlamaya başlayan deniz onu çağırıyordu.
Kıyıya indi, soyundu... Dalgaların kucağında bütün yorgunluğu neredeyse akıp sulara karışmıştı. Denizin verdiği serinliğin, dalgaların fısıltısının zihnini de arıtıp durulttuğunu hissetti.
Yüzüstü yatıp biraz uyudu. Omuzlarında hissettiği bir sıcaklıkla uyandı. Gözlerini hafifçe açtı. Burnunun dibindeki kumları gördü önce.. Birkaç saniyede nerede olduğunu anımsadı, gülümsedi..
Tuhaf bir duyguyla, eğer geriye dönüp doğuya, ufka bakarsa göreceği manzaranın yaşamını alt üst edeceğini hissetti. Tedirgin oldu.. Eğer görmezden gelebilirse yaşam daha kolay, sorunsuz, dertsiz, tasasız geçip gidebilirdi.
Arkadaşının sıklıkla yinelediği bir söz kulaklarında uğuldadı: 'Doğruları hep bildim. Ne yazık ki yapamadım. Çünkü çok zordu'.
Bakıp da görmemek mümkündü. En çok yapılan şey buydu zaten. Güneşi (gerçeği) görme cesaretim var mı, diye düşündü.. Bakmakla yetinmeli miyim yoksa?
Döndü.. İrkildi.. Bütün tüyleri diken diken oldu..
Nar içi gibi yanan bulutların kocaman yangınıyla tutuşmuştu deniz. Kıyıya, dağlara doğru büyüyordu yangın. Bu eşsiz, görkemli, tanrısal manzara, hiç kırpmadan baktığı gözlerinden içeriye, ruhuna akıyordu sanki. Her türlü etiketten, giysiden, rozetten mahrum bırakıyordu onu. Sadece ve sadece insan kalana dek soyunduğunu hissetti.
Sanki evren kocaman bir demirci dükkanıydı. Tanrı demirciydi. Güneş, ocağında akkor hale gelmiş yuvarlak, büyük bir demir kütlesi. Tanrıyı böyle düşünmek hoşuna gitti, gülümsedi; kendine yakın buldu.
Bu sabah yaşadığım şu birkaç dakika benim vicdanım olsun, diye düşündü. Başım her sıkıştığında, yolumu ne zaman kaybeder gibi olsam bu anı hatırlamalıyım diye söz verdi kendine.
* * *
Neredeyse üç yıl geçmişti.
İş, güç, sorumluluklar, gerekli gereksiz bir yığın koşuşturmacanın içinde geçmişti yıllar.
Yüreği sıkışıyordu. Eli göğsünde düşündü. En son ne zaman sabahları denize girdiğini, doğayla, tanrıyla, kendisiyle buluştuğu, görme cesareti gösterdiği o sabahı hatırladı.
Yüreğini neyin sıkıştırdığını biliyordu artık.
Yarın sabah tan ağarırken burada olmalıyım, dedi kendi kendine.
Olabilecek miydi? Çok istiyordu bunu.. Ama.. Kim bilir? Ah o görme cesareti..!

*Öykünün adı Rollo May'in Yaratma Cesareti adlı kitabından esinlenmiştir.


AŞK SATRANCI, SATRANÇ AŞKI
Geçtiğimiz hafta bayram tatili nedeniyle gittiğim kentte birkaç yıldır görüşmediğim eski bir arkadaşımı ziyaret ettim. ordan burdan, eski günlerden epey konuştuktan sonra bir ara "hayat satranç gibidir", benzetmesini yaptı. Epey tartıştık.

Evet, bugünkü verili haliyle yaşadığımız hayat tarzında gerçekten satrancın kuralları hayli geçerli. Taktik, strateji, sekiz-on-onbeş sonraki hamleyi göremeyeni hayat bağışlamıyor. İyi ama, sonuçta kazanan, gerçekten kazanmış mı sayılıyor? Arkadaşım inatla, "evet, kazanmıştır", diyordu. Kazanılanın sadece sınıf atlama, mevki, mal-mülk kazanma olgusu olduğunu yadsımıyordu. Ama hayatın artık başka bir amacı kalmadığını, diğer bütün amaçların ancak bu "temel amacın" gölgesinde ya da yedeğinde bir ekstra olabileceğini savunuyordu.

Daha fazla tartışmanın anlamsızlığını düşünerek, biraz da kırgın vedalaştım arkadaşımla. Yolda ve evde sesli düşünmeyi sürdürüyordum:

Satrancı pek bilmem, ancak taşların hareketlerini ve rakip taşları yeme yöntemlerini, görevlerini, büyük rok, küçük rok vb. bu kadar bildiklerim. Kaç defa oynamaya çalışsam da ısınamadım bu oyuna. Savaş oyunu, taktikler, stratejiler, düşmanın nasıl saldıracağı, ne düşündüğü, birkaç hamle sonra neler yapabileceği üstüne kurulu bir oyun.

Savaş insan doğasının olmazsa olmazı mı? Savaş ilkelliğin bir ürünü mü, yoksa uygarlığın kanıksanmış, içselleştirilmiş bir unsuru mu? Doğada, maddede görünen karşıtlıklar, artı eksi, mücadele, hayvanlar ya da bitkiler dünyasındaki yarış gerçekten bir savaş mı?

Artı ile eksi arasındaki ilişki savaş mı sevişme mi? Mıknatısın iki kutbu aşkla biraradalar belki de.

İnsanlık günümüzde varolan egemen hayat tarzını "insan gibi" kuramamışsa, bu vahşi, acımasız arenada elbette satranç kurallarını iyi bilen, uygulayan, bir başkasının acısına kayıtsız kalabilecek kadar vicdanının sesini bastırmış olanlar "sözde başarılı" olacaklardır.

Oysa uygarlık, güçlü olanın ayakta kaldığı, zayıfların aşağılandığı ve ölümü hakettiği bir arena değil, dayanışmanın, toplumsal hümanizmanın gökkuşağı altında yaşayan mutlu insanların dünyasını kurmaya doğru bir evrim, dönüşüm olmamalı mı? Böyle bir kültürel bilinçte iki hamle sonrasını hesaplamak ayıp olmalı, ikiyüzlüce bir davranış sayılmalı. Hesap kitap olmadan düşünmeli insan, düşündüğü gibi konuşmalı. Yüreği, aklı ve dili aynı şeyi söylemeli.

Ya aşk?

Ya aşk, demeye bile gerek yok ki. Hayat ve aşk nasıl birbirinden ayrılabilir? Ama üzülerek ve ne yazık ki nasıl hayata bir satranç ustası gözüyle bakanlar ve kabullenenler toplumun büyükkk ve çok büyükkkk paydasını oluşturuyorsa, aşkı da satranç tahtası üstünde süründürenler aynı paydaya sahipler. Hayatı satranç aşkının büyüsüyle yaşamaya çalışanlar, aşk satrancının hamleleri arasına şairlerden, filmlerden çaldıkları romantik replikleri ruhsuzca sıkıştırarak bir sonraki hamleye kadar sahte tatmin sesleriyle oyalanıyorlar.

Bu durum bile bir dereceye kadar bağışlanabilirdi, eğer aşk satrancına oturmuş iki oyuncadan biri hiç olmazsa sözcüğün o güzel anlamıyla "saf" olsaydı. Ama üzülerek ve ne yazık ki, iki oyuncu da hınzırca rollerini oynayarak bir yandan karşısındakinin hata yapacağı an'ı, hamlesini görme çabasında, öte yandan egosunu(vezir), süperegosunu(şah), -aslında arkasını- kollamakta.

Yoruldum artık tablayı devirmekten. İki de bir önüme sürülüyor hayatın ve aşkın satranç tahtası. Oynamıyorum. Size de.. tahtanıza da.. vezirinize de.. şahınıza da..

Hayata ve aşka sular seller gibi akmalı. Hesapsız, kitapsız.. Sözünü beklemeden söylemeli.. Hayatın ve aşkın engelleri yüksekse, karışamıyorsan eğer, durmadan hazırlan, şiirle, öyküyle, sözle, yüreğinle, aklınla.. Aşma, akma günün geldiğinde hazır ol her şeyinle..



BARIŞ ÜZERİNE


Fransız bilimadamı Henri Laborit’nin yaşamı ve araştırmaları hep ilgimi çekmiştir. 1914 doğumlu Laborit, 1948’de cerrahlık mesleğini bırakarak bilimsel araştırma alanına geçiyor. 1951’de ağır ameliyatlardan ve büyük sarsıntılardan sonra yapay kış uykusuna (hibernasyon) yatırmayla sağaltımı, 1952’de, özellikle hipotalamustan kaynaklanan saldırganlığın dokuncasız kılınmasında etkili bir madde olan klorpromazin’i buluyor.

Türkiye’de, “Kent ve İnsan”, “Yaratıcı İnsan” çok tanınan iki kitabı. Ayrıca, Bedenin Saldırısı ve Sarsıntı Karşısındaki Tepkisi, Dirimin ve İnsanoğlunun Yazgıları, İnsanın Hücresel ve Bedensel İşlevbilimi, Dirimbilim ve Yapı, Bilgiye Dayalı Toplum önemli yapıtları arasında. Ayrıca uzun yıllar uluslararası Agressologie (saldırıbilim) dergisinin yönetmenliğini yapmıştır. Laborit, “Yaratıcı İnsan” adlı kitabının bir yerinde şunları söyler:

“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız.
Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz.
Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür.”

Belki tıp bilimi, gen teknolojisi tıpkı çiçek aşısı, karma aşı vb. gibi “barış aşısı”nı keşfedebilir. Ama dünyada askerlik olduğu sürece bu aşının uygulanması zordur. Doğarken her çocuğa “barış aşısı” yapılsın ve saldırganlık duygusu olmayan bir nesil yetişsin diyelim; bu askerliğin kurum ve meslek olarak ortadan kalkması demektir. Demek ki böyle bir aşıya “değer yargıları”, yani baskın olan ideoloji, egemen sistem hiçbir zaman izin vermeyecektir.

Öyleyse “Barış Aşısı” sözcüklerden yapılmalıdır. Savaşı kutsayan, insanların ezilmesini, sömürülmesini gizleyen ideolojilere, değer yargılarına karşı barışın sözcüklerinin sesini yükseltmeliyiz. Günümüz savaşlarının en büyük sorumlusu, dünya üzerindeki eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun, çevre sorunlarının suçlusu liberal kapitalizm ve öncüsü ABD’dir.

Sistemin bir sektörü ve savaşlardan pay alan unsuru olarak medya ile sistemden beslenen ideologlar, yazarlar; her gün, her saat kitleleri kültürel bombardımana tutarak uyuşturma işlevlerini başarıyla yerine getiriyorlar.

İnsandan, barıştan yana olanların görevi, egemen ideolojinin değer yargılarını kırmak, ‘insanların beyninin sözcüklerle zıvanadan çıkmasına’ izin vermemek olmalıdır. Gelecekte barış dolu bir dünya mümkün olacaksa, bu, sözcükleri bilimin, insani değerlerin, eşitlik ve kardeşlik düşlerinin hizmetine sunmakla mümkündür ancak.

Bilim barış için olsun, savaş için değil. Romanlar, şiirler, öyküler barışı getirsin bize...

 

.....

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !