Embed

Dar Köprü 4

 


Zor Seçim

Kokmuş su yengisini taçlandırmaya hazır. Dostlar isteğin
yaldızlı tuzaklarına pek teşne.

Binlerce salak eşlik eder ruhunu pazara çıkarmışa.

Birkaç cesur insan altedebilir kanayan yaşamı. Çocuk
yüzlerinde yıldızlı gülücükler açtırabilir birkaç insan.

Bir kez daha yakıyorsam ışıklarımı, öylesine bakışların
gölgesinde, bir kez daha; umudum yılanın gömlek
değiştirmesinedir.





Aşk ve Öfke

Ay krallığı hükmediyor geceye. Suskuyu perçinliyor
yıldızların uysal köleliği.

Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem.

Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp
gitti üzerimizden.

İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu,
kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın.

Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk.





Ağır Gecede Büyüyen Adın

Ağır gece;
ay büyür, gölge büyür
silinirsin akşamdan
söz büyür.

Düşünürüm hep aynı uzaklıkta seni.
Yorgunum; tek başınalık uzak yengi.
Düşten kaçırılmış uyku öğütür dünü;
ince unu yarınların.
Öpülen yerlerin oluyor
ağır gecede büyüyen adın.

Dağılır ay çevreni,
değişir bulut
ve yineler kendini.
Düş kanar durur geçmişin eksik tarihini.

İki ağır taş
ömrümü çözüp çözüp bağladığım.
Öpülen yerlerin oluyor
ağır gecede büyüyen adın.





Çok Parçalı Güz

Biz; günleri art arda değil, yan yana dizmeyi deneyen iki
şımarık ve çılgın çocuk olarak ayrı adalarda bile sırt sırta
oturmayı becerebiliyorduk güzün türküsünü dinlerken!





Yolcunun Düşü ve Gerçeği

Aylardan sonra başlangıca döndü yolcu. Dal köprünün
başında durdu. Gülün ağzından düşen her çiy damlası
tozlu postalın üzerinden yuvarlanıp otların arasında
kayboluyordu.

Hasat edilmiş tarlanın arkasındaki bağ evine baktı.

Solgun ışıkta bir gölge aradı bakışları. Yoktu! Bacanın
tüten dumanı Gürlen Dağı’na yüzlerce isli patika açıyordu.

“İşte burada! ” diye bağırdı. “Eğer burada yer bulamazsa hakikat
kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna! ”

Gülün ağzından dökülen çiylere gözyaşları karışıp
duruyordu. Yeni yolaklar arıyordu gözleri. Ama burada;
burada! Hep burada!





Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan

Ay gecelerinin egemenliğine girerdi orada
kışkırtılmış söz.

Kasım yağmurları yumuşattıkça asi kalıyordu düşlerimiz.
Yatağını bulan her su damlasıyla ürperen yürek
yabancılaşmıştı yalana. Sevgiyle yıkıyorduk kalemizin
burçlarını. Kol kanat geren zaman sonsuz şimdiler
peşinde olduğumuzu biliyor, göz yumuyordu
aldanışlarımıza.

Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar
zırhlar edindiler hemen. Önemsedikleri sözcükleri
birer birer yitirdiler.

Çok yakındı bize en uzağımızda olan.





Tepe

-Bir Düşülkenin Yurt Edinme Öyküsü-

l.
Ben tek başımaydım. Çocukluğumun kıyısında yüzdürüyordum
taşlarımı. Sonra onlar geldiler: Düşlerine boyun eğen dik kafalılar!
Kocaman yürekleriyle yorumladılar hayatı. Çocukluk düşlerimiz
saçıldı orta yere: Birbirine karışan izlerin taradığı bellek.
Kim eğilmeden geçip gidebilir onun gölgesi önünden
yaşamı karşılamaya!

ll.
Düşlerimize yer aradık.
Erden argıtlar yol verdi. Birkaç adımda özgürlüğü denedik.
Yazgımızı karıştırdık bir tepeninkiyle. Bazen bungun aylar çevirdi
sayfaları. Bazen şimşekler yılları böldü. Gündeşti acı ve coşku
orağın adaletinde. Savruluyordu her şey imgelemin
o daracık harman yerinde.

Açık yüreklilikle ulaşıldı oraya. Yıllanmış yenilgilerin kahrıyla
kabaran toprak yadsımadı hiçbir adımı. Çakmaktaşlarının insafsız
sınavında berkitildi beden ve tin. Çocuklar parmak uçlarından
başlattılar özgürlüğün yürek atışlarını. Ve “Tepe” oldu orası.

Geri dönmeyi yedekleyerek yola çıkanların paramparça oldu
düşleri kayalıklarda.

Düşbazlar yankılarını bile götürdüler sır gibi sakladıkları
aldaçlarının terkisinde.

lll.
Tohumun çıtlayan ürpertisini, yorgun toprağın aceleci su içişini
bir ikindi vakti öğrenebilir Tepe’nin çocukları. Kanatlarında güneşin
altın tozlarını taşıyan arının gizini, dupduru bir öpüşün
bütün ömre sığabileceğini bir ikindi vakti öğrenebilirler.

Öğrenirler ve susarlar!

Susarlar: Tepe’de kocaman üşür ay!
Kocaman düşlerin gebeliğinden. Bir şafak öncesi fırlayıp gidebilir
gecenin en dingin yerinden.

Yalnızlığın gökadasında açar düşülkenin göğem çiçekleri.
Kaygıların toprağında ışıldaklardır. Umudun gölgesinde
hep yanacaklar... hep yanacaklardır...!





Felsefenin Yengeç İlkeleri

“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız.

Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz.
Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür." Henri Laborit


Bugünlük yeter!

Küreği batırdım arkın yumuşak toprağına,
kesilen ayrıkların sesi geldi yırtılan boşluktan.
Dinlenmeliyim bir gölgede,
el sallıyor güneş çınarların arasından.

Eğilip bir toprak keseği aldım
sıkıca tutup saçlarından.
Aldırmadan belime yapışan yeleğe
indim yaprak yağmuru altında dereye.

Kokladım biraz toprağı, tarttım elimle
-bir oyun bulmak için kendime-
fırlattım atlangıç taşına,
nişanlayıp taşın oyuğuna.

Henüz oturmuştum eğriş boynuna çınarın
-bir yengeç tırmandı taşın alnına,
deşeleyip makasıyla toprağın karnını
çekti çıkardı kıvranan bir solucanı.

Tam götürüyordu ki avını ağzına
bir yengeç daha tırmandı taşa
-epey irice ilkinden-
sekiz hızlı bacak
-derken-
gerildi sinirler birden;
iki şövalye şakırdatarak zırhlarını
gerinip, iyice açtılar makaslarını.

Daha ilk vuruşmada
yuvarlanıp düştüler suya,
paylaşamayıp toprağın armağanını.
Bilmem
balıklar nasıl bölüştüler
talihsiz yarım solucanı?

Ben şimdi
masum bir tanığı mıyım
bu çok ölümlü kavganın,
yoksa içinde miyim
bir yazgısal kargaşanın?

Bugünlük yeter.
Öyle görürsün işte,
nasıl bakarsan öyle.
Yeter bugünlük bu kadar felsefe.
Doldurdum çayı, yaktım pipoyu
oturuyorum kaç zamandır uzak güneşte.






Dolaşık Patika

Aşkın sesini bastırır beden,


dağlarda kanar durur ayak izi,
bağırır zincirli sesiyle:

-Böyle kök salmışlığımla
sakin ve bilge;
hazır mıyım karşılamaya onu,
şimdi usulca geliverse?



Kaplanın Kahrı

Gözlerimde küller,
savruluyor yanık orman,
üşüyor çıplak tepeler.

Geçit vermiyor acının eğesiyle bileylenmiş aklanları
Gözet Kayaları’nın. Sular bozbulanık. Sahi, nerede o,
bir zamanlar dilimizde dönen kristal?

Gücümün sınırlarında gezinmedim hiç!

Düşlerimin ortağıydı karıncalar, börtü böcek. Pençelerimin
altıydı yurt. Öyle bildik, belledik. Verdiklerimizle genişlerdi
orman ve yüreklerimiz. Sunak taşlarımız yoktu. Bütün ormanı
sunak bildik. Öyle belledik.

Kartalla göz göze koşardık büyünün çıplak yolunda!

Sahi, nerede o, bir zamanlar kükreyişimizi oradan oraya
taşıran sadık ve altın orman? Nerede delikara gülüşü
alabulut göğümüzün?

Gözlerimde küller,
savruluyor yanık orman,
üşüyor çıplak tepeler.





Sırdaş Yabancı

“Yukarıya, daha yukarıya! ” diyene kaya gönüllülükle uzatır
yorgun ellerini.

Ama aşağılarda bir yerde, dağ göllerinin orada, ya da ince
bir derede sıcacık bir yüreğin tıp tıp atıp durduğunu unutma!

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !